Ahşap Kutu

En son güncellendiği tarih: Eyl 16



Çığlık çığlığa ağlıyordu, haykırışları mahallenin kibirli binalarına çarpıp tekrar tekrar kendi kulağına doluyordu. Sağır edici bulduğu bu yankıyı ondan başka kimse duymuyordu. Uzun boylu, iyi giyimli binaların arasına sıkışmıştı. Beyaz elbisesi terasın metal korkuluklarından aşağı sarkıyor, bütün şehrin üzerini bir kumaş tente gibi örtüyordu.

Birden, kendini küçücük bir kutuda buldu. Ahşap, sağlam, el işi bir kutuydu. Garajda, alet edevat koymak için yıllar önce yaptırdıkları rafların birinde öylece duruyordu. Yıllardır kimse bir şey inşa etmediği için dokunulmamıştı. Kutunun bozulmaya yüz tutmuş ahşabı içeri zarif, ince bir parça gün ışığı sızdırıyordu.


Kutuya nasıl sığdım, diye düşündü. Küçük bir kadın da değildi halbuki, kendi sığsa düşünceleri sığmazdı ki kutuya.


Endişelenmeye başladı, bu sefer kutunun içindekilerin nereye gittiğini merak etti.

Çiviler çoktan paslanmış olmalılar, diye geçirdi aklından.

O ahşap kutuda o kadar fazla ağlamıştı ki en iyi ihtimalle yosun tutmuş bir avuç tornavida bırakmış olmalıydı ardında.


Derin bir nefes alıp doğrulmaya çalıştı, garaj kapısının bitmek bilmez gıcırtısı biraz önce attığı çığlıklar kadar yüksekti. Gıcırtı kibirli binaların ürkek insanlarını rahatsız ediyordu, kaç kez kapıya dayanmışlardı, alt tarafı bir kapıyı yağlamaktan kaçacak kadar da cimriler miydi canım!


Güldü kendi kendine, insanlar nasıl da yalnızca duymak istediklerini işitiyordu. Seslere kulak verebilmek için kutunun kapağına kulağını dayadı, sürekli devam eden düşme sesi…Düşme sesi evet. Bir şey defalarca yere çakılıyormuş gibi, ardından bir şey defalarca kırılıyormuş gibi, ardından bir şey, bir şey…Ne tuhaftı, kendini terastan aşağı atmadan hemen önce defalarca zihninde canlandırdığı bu sesi farklı hayal etmişti. Acaba duyar mıyım diye yıllarca düşünmüştü.


Çakılma anı ile beraber mi gerçekleşiyordu sağırlık yoksa sesler onunla mezara mı geliyordu?


Hiç yoktan küçücük bir kutuya sıkışmıştı şimdi üstelik, onca işin gücün arasında. Eninde sonunda kocasının onu bulacağını düşündü, çocuklar aramak için fazla küçüktü. Gerçi yıllardır ara ara kendini içinde bulduğu bu kutu artık ona güvenli bir sığınak bulmuş hissi veriyordu. Hapları nereye sakladığına emin olamadı, eğer iyi bir günündeyse mutlaka ardiyeye koymuş olacaktı. Kötü bir günündeyse baş ucunda, komodinin içinde bir eczanenin deposu gibi üst üste yığılmışlardı herhalde.


Saatler sonra, artık hıçkırmadığını fark etti. Bir düşünce zinciri içinde duygularını yitirmişti. Hala kimse onu aramıyordu. Hayatını geçirdiği evin ne kadar büyük olduğunu daha önce idrak edememişti.


“Bu denli büyük olmasaydı, mutlak surette şimdiye beni bulmuş olurdu.” dedi bağırarak, sanki yan kutudaki konserveler cevap verecekmiş gibi.


Bir süre öylece oturdu, ölümden sonrasını hayal etmek için kendine zaman tanıdı. Birkaç saat önce, terastan gördüğü cansız bedenini düşündü. Çok güzeldi, hala elbisesi büyük zamana yayılıyordu, saçları biraz bozulmuştu. Kahverengi bukleleri asfaltın her yerini kaplamıştı, yolda yürümek bile imkansızdı. Elbisesindeki kırışıklıklara dikkat etmemişti, boynundan göğüslerine kadar buruşmuş teni kıyafetle birleşiyordu, çıplak hisseti. Bembeyaz teninin nerede başladığı, nerede bittiği anlaşılmıyordu. İnanılmaz bir bütünlük ve ahenk havaya karışıyordu, hayatında hiç bu kadar güzel görünmemişti. Asfaltla birleşmiş kıvrımları, kontrolsüzce yana düşmüş başı…Korktu. Müthiş bir korku hisetti bunları düşünürken. Varolmak ve yok olmak arasındaki yirmi saniyelik fark katlanılmayacak kadar uzundu. Yarı yolda vazgeçseydi geri dönüşü olmayacaktı, dünyaya gelirken de kimse tercih hakkı sunmamıştı zaten.


Kutuya sızan ışığın şişmanladığını ve zarafetini yitirmeye başladığını görünce saatine baktı. “Neredeyse akşam olmuş, karanlık üzerimde hiç güzel durmayacak” diye sızlandı.


Bir süredir kendi sesinden başka ses duymadığı için sessizliği kırmak istiyor, arada konuşmaya çalışıyordu. Parmaklarını bacaklarında gezdirdi, canlı, renkli bacaklarında…Sıcak, yumuşak teninden yayılan yaşam sabahki haliye tezat oluşturuyordu, bir aynası olsun isterdi.



“Hayır, anlamıyorsunuz.” dedi adam. Sesi toktu, kendinden o kadar emindi ki iyi giyimli binalardan biri dile gelse kesin böyle duyulurdu. “Hiçbir problemimiz yoktu. Aklım almıyor.”


İşten dönmüş kocasının sesi ince tınılar halinde garaj kapısından içeri süzüldü. Demek ki neredeyse dört sattir cansız bedenini kimse görmemişti, canlı bedenini ise tam otuz yıldır kimse fark etmiyordu.


Yükselip alçalan telsiz sesi ve sirenler polisin, ardından ambulansın geldiği izlenimini verdi. Artık göremediği için yalnızca hayal ediyordu, sedyenin üzerine usulca yatırılan yorgun bedeni dinlenmek için bir fırsat bulacaktı sonunda. Sağlık çalışanlarının sıcak ellerini hissedebiliyordu, saatlerdir asfaltta yatmaktan buz tutmuştu.

Adam bakışlarını karısından ayıramadı, kadın dünkü halinden farklı gözükmüyordu. Belki normalde göz altları biraz daha az mordu ve dudaklarının pembeliği şimdi bahçedeki güllere geçmişti. Fakat etraftaki havanın ağırlığı altında eziliyormuş gibi görünen omuzları ilk kez gevşemiş ve bir kolu sedyeden asfalta doğru düşmüştü.


Polisler evin her tarafında geziyorlardı, açılıp kapanan çekmecelerin, vurulan dolap kapaklarının sesi telsiz cızırtılarına karışıyor, panik parfüm kokusu gibi hızla nüfuz ediyordu.


Cılız, çok uzun boylu polis memuru adeta bir korkuluğu andırıyordu, elinde bir torba dolusu ilaçla bahçeyi geçerken kafa sallayan meslektaşlarına baktı.


Memur, “Karınız ölümden bahseder miydi?” diye sorarken kanıt torbasına koydu ilaçları.


“Bahsetmezdi, şikayet de etmezdi. Karım asla, hiçbir şeyden şikayet etmezdi.”


Meraklı bakışlar adamı suçlamaya çalışıyordu, zorla itiraf ettirmek istercesine toplanan kalabalık mütemadiyen konuşuyordu. İçinde büyüyen sessizliğin vücudundan taşması için yalvardı, sessizliğin bulaşıcı olmaması saçmalıktı. Görünen o ki, konuşmak bulaşıcıydı.


“Bakın…” dedi dilini kurumuş dudaklarında dolaştırdaktan sonra “…karım depresyondaydı. Hepsi bu, ölmek istemeyecek kadar alçakgönüllüydü. Bizi bırakmazdı.”


Polisler bir adım geri çekilerek adama alan tanıdılar, deprem sonrası içten içe çöken bir binaya benzemeye başlamıştı adam. Her bir duygu, başka bir duygunun üzerine yıkılıyor, aklı vicdanına devriliyor, içindeki hayat üçgeni bile onu bu sarsıntıdan kurtaramıyordu. Biraz önce karısının cansız bedenini kaldırdıkları asfaltın üzerine çöktü, başını ellerinin arasına aldı, hızlı nefes alıp verişi arasında göğsü inip kalkıyordu ve kalbinin attığına ilişkin kalan tek belirti buydu.


Ahşap kutuda iki büklüm oturmaktan kadının her yeri ağrımıştı. Sokaktan bir cesedi kaldırmanın bu kadar uzun sürmesi anlaşılır gibi değildi hakikaten. İlaçları ne yaptıklarını düşündü, evin her yerinden çıkacak ilaçları…Buldukları her ilaç için on kutu daha stokladığı ilaçları...Açlıktan başı dönmeye başlamıştı ve kocasının kesik nefesleri arasında polis memurlarına verdiği cevaplar bir hayal kadar yakınındaydı ancak. Duyabildiği birkaç kelimeyle senaryoyu yazmaya çalıştı, gerçekten kocası öldüğünü kabulleniyordu. İsyankar bir karşı çıkış beklememişti, böyle olacağını tahmin de ediyordu gerçi.


Acaba şimdi onu bu kutuda bulsa sevinir miydi?


Homurdandı, ilaç stoğunun geri kalanı için evi dip köşe aramışlardı fakat asla kimse garaja inmiyordu. İşlerini iyi yapmıyorlardı.


Cesedin üzerine fermuarı çekmenin vakti gelmişi. Kadının aşağı sarkan kolunu özenle kalçasının yanına bırakmışlardı. Adam evsiz, barksız bir dilenci gibi sindiği yerden kalkma cesaretini gösterdi. Kadının beyaz elbisesinin üzerinde nokalar halinde dağılan kan lekelerinin ne kadar çarpıcı olduğunu düşüncü. Yer yer öbeklenerek büyük bir lekenin küçük parçalarına dahil olan desenler fermuar kapandıkça gözden kayboluyordu. Son bir kez kadının kahverengi buklelerine dokunmak istedi, çarşafta dağıldıkları gibi dağılmamışlar, toz toprakla karışmışlardı.


Sonra arkasını döndü. Nereye gideceğini, nereye oturacağını, ne diyeceğini, ne giyeceğini, ne yiyeceğini düşünmeden bahçeden sonsuzluğa uzanan yolu yürüdü.


“İnanamıyorum” dedi kadın kendi kendine, “Hayattayken bu kadar uğraşmadılar benimle!”


Kutunun kapağına vurmaya başladı, daha fazla dayanbilecek gibi değildi. Var gücüyle çığlık atıyor, etrafı yumrukluyor, sabahkinden daha şiddetli ağlıyordu. Hıçkırdıkça göğsü kabarıyor, kutunun sağlam ahşabı bastırdıkça nefesi daralıyordu. Bir kez olsun, yalnızca bir kez olsun onu bulamazlarsa burada bir böcek gibi kıvrılıp ölecekti. Açlık, susuzluk, azalan oksijeni…Zavallı, çirkin bir böcek gibi ölmek istemiyordu, sanat eseri gibi asfalta uzandığı görüntü aklından silinmesin diye sürekli o anı düşünüyordu.


Adam garajdan gelen bitmek bilmez takırtıdan kafayı yemek üzereydi. Belirli aralıklarla fakat hiç kesilmeden devam eden bu ses aldığı uyku ilaçlarına rağmen onu uyutmuyor, beynini parça parça kemiriyordu.


Tak, tak, tak…


Sabrı taştı, o kadar uçmuştu ki ağzının kenarından salyalar akıyordu, ayakta durmak için takdir edilesi bir çaba sergiledi. El yordamıyla ışık düğmesini buldu. Zaman kavramını yitireli neredeyse üç gün oluyordu, hangi günden itibaren üç gün…orası muammaydı.


Duvarlara tutuna tutuna garaja indi, kendini bir arada tutamazsa etrafa saçılacaktı. Delirmişcesine kutuları fırlatmaya başladı, içlerinde ne var ne yok duvarlardan sekip zemine çarpıyordu.


Bir kutu, iki kutu, üç…


Ahşaplar paramparça olup ayrılıyor, kutulardan geriye yalnızca bir zamanlar sahip oldukları isimler kalıyordu: oyuncaklar, kavonazlar, kışlıklar…


En son, alet takımlarını koyduğu kutu geçti eline. Hiddetle onu da fırlattı, kutunun parçalanmasıyla midesinin ağzına gelmesi bir oldu. Burnunun direği sızladı kokudan. Kusmak istedi. Keskin koku mu daha kötüydü yoksa karşısındaki görüntü mü karar veremedi. Karar veremediği için kusmadı. Şimdi, garajın her yeri öbek öbek ölü böcekle doluydu. Bu irili ufaklı, çirkin yaratıklar ne zamandır oradaysa leş gibi kokmuşlardı. Paslı çivilerin ve yosun tutmuş tornavidaların arasında öylesine zavallı, öylesine iğrenç, öylesine hiçbir şey gibi duruyorlardı ki…


O berbat koku, ne kibirli binaların arasını ne de adamın burnunu bir daha hiç terk etmedi. Mahalle yıllar sonra bile çürümüş bir ruhun buruk kokusundan arınamamıştı.


O mahallede bir kadın tam iki kez ölmüştü: önce asfalta teslim olmuş bedeniyle, sonra asla bulunamamış ruhu ve düşünceleriyle.



144 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Merak

Aşağıda okuyacağınız yazı uzun zamandır üzerinde çalıştığım, henüz ismine dahi karar veremediğim, deyim yerindeyse büyüttüğüm ve beraber büyüdüğüm kitabımdan kısa bir kesittir. Gerilmeniz, belki korkm

Ressam

“Hep aynı şeyi yapıyorsun” diye söylendi adama. Mesafesini belli etmek için kollarını göğsünde birleştirmiş, kaşlarını çatmıştı. Yüzünde iflah olmaz bir sitem vardı. “Ne alakası var Deniz? Hayatımızı

Balık

Bir kırık cam şişe, çökmüş dizlerinin üstüne ufuk çizgisinin ardında ağlar, ağlar, ağlar... Seher vakti bir fırtına gibi söz söz dökülmüşsün. Gözlerinden eserse yine bakışın, iflah etmez artık beni bu

 

Vesile © Tüm hakları yazarına aittir. Yazarın izni alınmadan kısmen veya tamamen çoğaltılması ve farklı biçimlere çevrilmesi yasaktır.

 

İletişim

Takip Et

  • LinkedIn

©2020, Vesile Wix.com ve sevgi ile kurulmuştur.