Bilmediğimiz Madonna : Sabahattin Ali'nin Eserinden

En son güncellendiği tarih: May 8

“Bütün bu karmaşık hisler, ışığa çıkmaktan korkar gibi, ruhlarımızın en saklı köşelerinde durmaktaydı; ve biz, hakikatte hep eskisi gibi birbirini arayan, isteyen, birbirinin huzurundan her zaman daha memnun ve zengin olarak dönen iki candan arkadaştık.”


Kürk Mantolu Madonna çağın ötesinde, insanı içinde yaşadığı yalnızlığı sorgulamaya iten itinayla kaleme alınmış bir eser. Sabahattin Ali’nin 160 sayfaya sığdırdığı bu koca dünya adeta bir ayna gibi günümüzü yansıtıyor. İnsanı uzaklara taşıyor ve tarifi olanaksız bir aşkı yitirmenin acısını yaşatıyor. Klişe aşk romanlarının tam aksine dünya görüşünüz üzerinde de kesinlikle etkili olacak bu roman kıymetli bir hazinedir. Düşünmekten sürekli kaçan insanların akıllarını doldurduğu faydasız bilgilere ortam hazırlayan, romantik olma iddialarıyla gelişigüzel yazılmış kitapların arasından ustaca yükselen eser aynı zamanda bize sosyal düzen tarafından silikleştirilmiş karakterler hakkında geniş bir perspektif sunuyor. Sabahatin Ali, günlük hayatımızda sıkça karşılaşıp; başımızı eğerek, gözlerine bakmadan yanından geçtiğimiz insanların içinde var olan tutkuyu kelimelerle resmediyor. Dünyanın basit, zavallı, hatta ahmak diye tasvir edilen adamının bile insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha sahip olduğunu gözler önüne seriyor. Bunun yanı sıra okuyucuarını cevabı en derinlerde saklı bir de soruyla baş başa bırakıyor:


“ Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor; insan denilen mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”


Romanın yaprakları boyunca birçok konu hakkında sorgulanacak başlıklar açarak ilerleyen yazar; kendi içinde kaybolmuş bir adam ve sert mizaçlı, otoriter bir kadının yaşadığı aşkı, verdiği savaşları da gözler önüne seriyor. Bu kadar aşk lakırdısına rağmen şunu belirtmeliyim ki ana temanın aşktan çok yalnızlık olduğunu kitabın daha başında anlıyorsunuz. Kürk Mantolu Madonna, aşka düşmek deyimini tam anlamıyla kavramanızı sağlıyor; düşenin kaldıranı olmadığını ve bu yüzden her daim yalnız olduğunu fark ediyorsunuz.


Ana karakter gibi görünen sefil bir adamın hayatıyla başlıyor roman. Daha sonraları, ilk satırlarda güçsüz bir karakter olarak bahsettiği Raif Efendi’ye çeviriyor tüm ilgiyi. Bu kısımlar hala, Nazım Hikmet’in sözleriyle, realizme dayanan kısımlar. Sabahattin Ali, asıl olayı anlatmaya başlayana kadar Raif Efendi’yi etraflıca tanıtıyor okuyucularına. İddialı ruh çözümlemeleriyle, Raif Efendi’nin monoton dünyasına aşina hale geliyorsunuz. Her sabah aynı rutin işlerini yapan ama asla kendini yaşadığı dünyaya, eve, aileye ait hissetmeyen bu adamın geçmişe dönüşleriyle kitabın en keyifli kısmı başlıyor.İki insan arasındaki aşkın en saf halini, tutkuyu, ele alıyor. Raif Efendi, başta, bu tutkuyu bir kadından ziyade bir tabloya -sözü geçen tablonun ilham kaynağı ise Andrea Del Sarto tarafından ölümüzleştirilmiş "Madonna delle Arpie"- karşı hissediyor. Kürk Mantosunu giymiş; garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir hüzünle yere bakan o kadının portresi…İşte, Raif Efendi’nin aşka düşme serüveni bu şekilde işliyor içimize. Tablodaki kadınla tanışmasını okurken heyecanlanıyor, hatta alacağı tepkilerden zaman zaman siz bile korkuyorsunuz. Kadının sert ifade biçimi doğru bildiklerinizi gözden geçirmenize sebebiyet veriyor. Kendine güveni kusursuz, dünya görüşü net, ayakları yere sağlam basan Maria’nın erkeklere yönelik görüşü acımasızca ve hatta alçaltıcı. Lakin okurken bir yandan da dünyaya saf gözlerle bakan Raif Efendi’nin, kadının sert eleştirileriyle çalkalanmasına şahit olmak bu aşkı daha çekici kılıyor.

Kitabın sonlarına yaklaştıkça olay örgüsü tam bir düğüm haline geliyor ve zaman zaman geçmiş sayfalara dönüp bazı kesitleri hatırlama ihtiyacı duyuyorsunuz. Ali’nin kullandığı yalın ve yoğun cümleler tüm bu geriye dönüşlere eşsiz bir keyif unsuru katıyor, kapağı kapattıktan yıllar sonra bile altını çizdiğiniz birkaç satırın bıraktığı izler tazeliğini koruyor.


“İnsanların en günahsızına kabahatlerin en ağırını; seven bir kalbi yüzüstü bırakmak ihanetini yüklemenin, asla affedilemeyeceğini seziyordum.”


Bu cümle, kitabın en can alıcı sayfalarından birini unutulmaz hale getirmesinin yanı sıra insanları daha iyi anlama yolunda da kapı açıyor. Şuna değinmeden edemeyeceğim ki, romanın bende yarattığı derin etkinin en büyük kaynağı insanları tanımada bu denli yol gösterici oluşu. Hayatınızda görüp görebileceğiniz karakterlerin çoğuna bir kılavuz niteliği görüyor; toplumda dışlananlar, aşkını tutkuyla yaşayanlar, kibrinden önünü göremeyenler , eski düşünce yapısıyla geri kalmış kişiler ve dahası…Lakin, bir noktada Sabahattin Ali’nin aldığı olumsuz eleştirilere şaşırmamak elde değil.


Eleştirilerden söz etmeden önce, Kürk Mantolu Madonna’yı olduğu hale getiren önemli bir etkenden bahsetme isteği duyuyorum: Eser Sabahattin Ali’nin askerliği sırasında yazdığı notlarla oluşturulmuştur, bu süreç içinde ise hatırı sayılır bir süreyi kolu alçıda geçirmiştir Ali. Kitabın büyük bir kısmını kolu çatlak biçimde tamamlamıştır. Kendini yazmaya adadığı, herkesten uzaklaştığı saatlarde; yapmaktan pek keyif aldığı bu işin onda sebep olduğu acıyı giderebilmek üzere kolunu sık sık sıcak suya soktuğu birçok yakını ve seveni tarafından anlatılıyor. Öyleyse, deyim yerindeyse, Kürk Mantolu Madonna Ali'nin dizinin üstünde yazdığı bir kitap denilebilir zira buram buram alın teri, emek kokuyor.


Birkaç küçük yoruma bakacak olursak, kitabın kısalığına olan şikayetlerin yanı sıra kullandığı dilin ağırlığından da söz eden birçok eleştiri okudum. Yazılan her düşünceye duyduğum saygıdan ödün vermeden tekrar altını çizmek isterim ki, 40’lı yıllarda yazılan bir romanın, her sayfasının altında bulunan yabancı kelimelere dair verilmiş açıklamaların hakkını veremediğimiz gibi gözümüzü kırpmadan üstünden geçiyoruz. Bilinmelidir ki: Sabahattin Ali kısa roman türünün kurucusu olarak anılan değerli bir yazardır, Kürk Mantolu Madonna’yı bu kadar ele avuca sığmaz ve içten kılan en büyük etken de bu kadar az sayfaya sığdırılan onca düşüncedir. Bu koşullar göze alındığında kitap ‘kısa’ olarak değerlendirilmeye bir hayli uzak kalmalıdır. Zaten kullanılan dilin etkileyiciliği ve akıcılığıyla, bu roman, üç yüz sayfalık bir eser olarak yazılsaydı –ki hiç şüphesiz Ali’nin kalemi bu denli güçlüdür- okuyucu anlamakta sıkıntı çekecek yahut sıkılıp bu sefer de uzun ve karmaşık yapıdan şikayet edecekti. Nitekim tüm bu eleştirilerin içinde afaki bulduğumu belirtmekten kaçınamadığım kimileri vardır ki kurguyla alakalı şüpheleri dile getirirler. Yanılmayınız efendim, eleştirmeye kalktığınız kurguda katiyen bir kusurdan söz edilemez. Tabii naçizane fikrimi soracak olursanız: her eleştiri güzel eleştiridir, temelinde yapıcı olma iddiası bulunduğu müddetçe. Kurguya yönelik yapılan bu itamlar yıkıcı niteliktedir, banal bir kurgu olduğunu söylemek sanatçıya karşı ağır bir yerme içerir. Nazım Hikmet gibi saygıdeğer bir şair bile yalnızca “Ben bu kitabı hem sevdim hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim: Kitabın birinci kısmı bir harikadır, ikinci kısm ise, o kısım, başlı başına bir büyük hikaye olarak güzeldir.” cümleleriyle ifade etmiştir kaygısını. Belirtmekten sıkılmadığım gibi, klişe bir temele oturtulan kitap özünde birçok farklı alt temaya ayrılır: hayatı daha iyi anlamak ve ‘başkalarının ayakkabılarıyla yürümek’ için biçilmiş kaftandır. Eserin özüne yönelik olmayan her eleştiriye saf ve açık bir yürek sunuyor, bunları kabul ediyorum. Bizzat, eleştirme görevini üstlenmiş olarak, kusurlu gördüğüm yanları söylemekle de yükümlüyüm, bu aşamada kesin olan bir yargı varsa o da kitabın bir hikayeden değil yüzlercesinden oluşmakta olduğudur. Yer yer hikayelerin çatışmasından kaynaklı kargaşalar oluşabilir. Bu basit çatışmalar bile Ali’nin ustaca, hatta kurnazca, bir üslubu olduğunun karşımıza anıt gibi dikilen kanıtlarından bir tanesidir.


Uzun lafın kısası, Kürk Mantolu Madonna gibi bir kitap ister istemez eleştirilere kapalı bir kitaptır. Yazar öylesine kıvrak bir zekayla eserini ortaya koymuştur ki doğru bildiğiniz yanlışlar, yanlış bildiğiniz doğrular kendi sınırlarını belirleyerek hayatınıza net bir çizgi çekmenize sebep olur. Modernize toplumun hor görülenlerini globalleşen dünyanın koşullarıyla harmanlamak ve bir nevi yüceltmek hedefi içten içe romanda görülmektedir. Öyleyse insan bir kez daha durup kendinde sormalıdır: Yıllar boyu çeşitli etiketlerle nitelendirdiğimiz, yersiz sıfatlarla andığımız insanlar aslında içlerinde düşündüğümüzün ötesinde bir tutku barındırıyor olabilirler mi? Ve daha ötesi: Bir muhakemeye varmak sanıldığı kadar basit veyahut insan gibi anlaşılması emek isteyen bir varlığı yargılamak bu denli kolay olabilir mi?



30 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Merak

Aşağıda okuyacağınız yazı uzun zamandır üzerinde çalıştığım, henüz ismine dahi karar veremediğim, deyim yerindeyse büyüttüğüm ve beraber büyüdüğüm kitabımdan kısa bir kesittir. Gerilmeniz, belki korkm

Ressam

“Hep aynı şeyi yapıyorsun” diye söylendi adama. Mesafesini belli etmek için kollarını göğsünde birleştirmiş, kaşlarını çatmıştı. Yüzünde iflah olmaz bir sitem vardı. “Ne alakası var Deniz? Hayatımızı

Ahşap Kutu

Çığlık çığlığa ağlıyordu, haykırışları mahallenin kibirli binalarına çarpıp tekrar tekrar kendi kulağına doluyordu. Sağır edici bulduğu bu yankıyı ondan başka kimse duymuyordu. Uzun boylu, iyi giyimli

 

Vesile © Tüm hakları yazarına aittir. Yazarın izni alınmadan kısmen veya tamamen çoğaltılması ve farklı biçimlere çevrilmesi yasaktır.

 

İletişim

Takip Et

  • LinkedIn

©2020, Vesile Wix.com ve sevgi ile kurulmuştur.