"En Çok Ben Ağladım" Sendromu


Merhaba,


Bu sefer kurgu yazmak istemedim, ülkece başımızdan geçen olaylar silsilesine karşın gösterdiğimiz toplumsal reaksiyonları irdelemek istedim. Yazıda aslında toplum olarak ortak bir sorunumza değinme hedefindeyim. Bu sorun sandığımızdan çok daha büyük, çok daha kapsamlı ve aslında çok daha can yakıcı. Şefkatsiziz ve "en çok ağlayan" olma yarışı içindeyiz.


Keyifli okumalar,


Konumuz şefkat. Evet, şefkat.


Toplumca en eksik olduğumuz konu bu, kimseye şefkatle yaklaşmayı başaramıyoruz. Ne kendimize ne başkalarına şefkat gösterebiliyoruz. İnsanları belirli toplumsal kalıpların içine zorla sokmayı onların akıl sağlığından hatta psikolojik durumlarından ve benlik algılarını korumaktan daha mühim sayıyoruz. Hayatımızın her alanında yıllardır uyguladığımız bir davranış kalıbı bu; kuşaklardan, nesillerden, gençlerden, yaşlılardan, eğitimden, öğretimden tamamen bağımsız. Hiç Z kuşağıydı, Y kuşağıydı demeyin efendim, bu toplumsal bir sorun ve her birinizin parmağının ucu bir kez de olsa dokunmuş.


İnsanları sokmaya çalıştığımız dar kalıplar ile korkunç büyük bir beklendi yaratıyoruz. Peki beklentiyi karşılayamayanlar kimler oluyor?


O anki trendleri -ki bu trendler afet paylaşımlarını da içeriyor maalesef- yakalayamayanlar.


Medyaya hakim bir akım var, herkes aynı zaman dilimlerinde aynı tarz paylaşımlar yapıyor. Herkes sabah 8.30’da kahvesini içiyor, üzerine bowl yiyor, akşamı hafif geçiriyor…


Öncelikle, bunun bir arz-talep meselesi olduğunu bilmelisiniz. 1970’lerden günümüze gelen ünlü bir ingilizce söz şöyle ilerler, “If you are not paying for it you are the product.” Yani, diyor ki, “Eğer bir şeye para ödemiyorsanız ürün sizsiniz.”


Sosyal mecralardaki her bir eylem aslında o ekosistemin kendi mikroekonomik düzenine katkıda bulunur. Aynı normal ekonomide olduğu gibi “arz” yani “tedarik edilen” ürün ve “talep” edilen ürünler vardır, bizim vakamızda bu ürünleri insanlar veyahut insanlar aracılığı ile piyasa sürülen içerikler (content) oluşturuyor.


Yakın zamanda yaşadığımız bir durumu mercek altına alarak ilerlemek istersek orman yangınlarından bahsedebiliriz. Durumun ne kadar vahim ve iç karartıcı olduğundan tamamen bağımsız olarak, duygulardan arınmış bir şekilde incelemeye çalışacağım. Burada tüm (influencerlar, günlük sosyal media kullanıcıları, markalar dahil) sosyal medya kullanıcılarının talep ettiği şey yangınlar hakkında hikaye ve gönderi paylaşımı yapılması; kitlesi büyük olan insanların diğer insanları bilinçlendirmek adına bunu yapmaları gerektiğini ben de düşünüyorum. Eğer geniş bir platformunuz varsa bunu kullanmalısız, fakat…Hem influencerların hem de markalarının gerçek bir iş yaptıklarını, hayatın devam ettiğini ve bu kullanıcıların para kazanmakla da yükümlü olduğu gerçeğini bazen atlıyoruz. Sosyal medyada normalde çok aktif olup da afet zamanları yok olan insanları ise yeterince görünür olmamakla suçluyoruz. Nasıl ki farklı insanlar aynı olaya dahi farklı tepkiler verebiliyorsa, ve nasıl ki bunu günlük hayatımızda normal karşılıyorsak sosyal mecralarda da bunu normalleştirmek zorundayız. Paylaşım yapmayan herkes “duyarsız” olmak zorunda değil, zaman zaman insanların felaket haberlerinden ve yıkımdan uzaklaşmaları gerekiyor. Uzaklaşmaları gerekiyor ki motivasyonlarını geri toplayabilsinler, uzaklaşmaları gerekiyor ki dünya için faydalı olabilecek eylemleri hayata geçirebilsinler. Sizi hasta eden yerde iyileşemezsiniz (You can not heal in the same place that made you sick). Tam da bu noktada talep edilen içeriği karşılamayan insanları linç etmeye başlıyoruz.


Peki, diyelim ki kendimizce haklıyız. Bu koşullar altında paylaşım yapan hiç kimseyi linç etmiyor olmamız gerekiyor. Paylaşım yapan influencerların neredeyse hepsi benzer hakaretlere maruz kaldı. “ Diğer bölgeleri paylaşmayacak kadar vicdansızsın!”, “İnsanlar ölüyor hala hayvanların peşindesiniz!”, “Hep insan paylaştınız hayvan sevmiyor musunuz?”, “Paylaşım yapana kadar git yardım et!”


E ne istiyoruz o zaman?

Paylaşım mı yapsın?

Paylaşım yapmasın mı?

Yardımını, bağışını yapıp da hayatın devam ettiğini kabullenmek duyarsızlık mı?

Hayat devam etmiyormuş gibi davranmak bize ne kazandırıyor?


Bu sendromun adı “en çok ben ağladım” sendromu. Sanıyorum biz toplum olarak baktık ki yarıştıracak mutluluğumuz yok, üzüntülerimizi yarıştırmaya karar verdik. Hergün gelen cinayet, felaket, afet, kriz haberleri yüzünden akıl almaz bir mutsuzluk seli içerisinde yuvarlanıyoruz. Keyifli anlarımızın sayısı öyle azaldı ki mutluluğumuzu yarıştıramaz hale geldik -tabii rafine bir kesim var hayatın iyi yanlarını yaşayan, onları da mutsuz etmeye çalışıyoruz ki eşitlenelim.


Biz herkes mutlu olsun istemiyoruz, en azından çabamız asla bu yönde değil.


Biz herkes mutsuz olsun istiyoruz ama en çok da biz ağlamış olmak istiyoruz. En üzülen, en kahrolan olduğumuzu da göstermek istiyoruz. Bizim kadar paramparça olmayan her bir bireyi de karalamak, onun ne kadar az üzüldüğünü duyurmak istiyoruz.

“Şefkat yoksunu”yuz, bilmiyoruz.


Kendimizi açıklamak, rahatsız olduğumuz noktaları belirtmek yerine insanların üzerine gitmeyi seçiyoruz.


Trafkte iki dakika sabretmektense önümüzdeki insanı ne kadar gereceğini bir dakika bile düşünmeden kafayı yemiş gibi kornaya sarılıyoruz mesela, camdan kafamızı çıkarıp küçük çocuklar gibi bağırıyoruz. Dahası, bu bize çok normal geliyor. Herkes böyle yapıyor. Herkes çiçek saksılarında sigara söndürüyor, demek ki saksı kül tablası olarak kullanılabiliyor.


Bir influencer’ın fotoğrafının altında kötü bir yorum görüyoruz, hemen başlıyoruz biz de hakaretler yazmaya.


Bu nasıl bir nefrettir?


Nasıl böyle kin, nefret dolu insanlar olduk?

Neden toplumca birbirimize şefkat gösteremiyoruz?


Kendimize karşı şefkatsizliğimiz de bu örneklerin içinde saklı; mesela sinirlerimizi bozmak yerine trafikte iki dakika sabredebilsek çok daha huzurlu insanlar olacağız. Gideceğimiz yere on dakika geç gitmenin bizi ve bekleyenleri öldürmeyeceğini kabullensek üzerimizden büyük bir yük kalkacak.


Başka insanların paylaşımlarının bizi kızdırmaması gerektiğini kabul etsek (ya da en azından “takipten çık” butonu olduğunu hatırlasak); farklı hayatları ve farklı insanları benzer olmayan yanlarımız üzerinden yargılamasak…


”Kim ne kadar bağış yapmış” araştırmamızın asıl amacı “kim ne kadar bağış yapMAmış” olmasa…


Şu kişi üç postu attı derken neden daha fazla atmadığını art niyetle sorgulamasak…


Tatilde olan insanların hikayelerine bakarken “Bu da bir dönemedi denizden” diye düşünmesek…


Güzel kadınların iyi yerlere geldiğini görünce onları erkekler üzerinden var etmesek...(Bir An Düşünseydik! yazıma göz atabilirsiniz)


Yapmasak, öyle huzurla dolacağız ki.


Her eylemin, her sözün, her bakışın altında kötü bir niyet aramak ve bunu istisnasız bir istikrar ile bulmak normal değildir.

Bulduğunuz art niyet de kendi içinizde tuttuğunuz kötülükten fazlası değil.


Neden böyle?


Nedenini de açıklayalım; toplumuzun yıllardır evrildiği, evrilmeye zorlandığı yaşayış biçimden ötürü böyle.


Linç kültürünün Türkiye ve Orta Doğu ülkelerindeki kadar olmadığı Avrupa ülkelerine bir göz atalım istiyorum. Maddi kazanç, sosyal refah seviyesi, yaşam koşulları ve benzeri birkaç başlık altında Almanya üzerinden açıklamaya çalışacağım.


Almanya’da ücretler yıllık brüt olarak açıklanıyor ve bireylerin ekonomik durumları göz önüne alınarak vermekle mükellef oldukları vergiler belirleniyor. Vergilerin belirlenmesinde kişilerin yaşı, yaşadıkları bölge, bekarlık durumu, eve giren total para miktarı, çocuk sayısı gibi birçok faktör göz önüne alınıyor. Üst gelir sınıfları daha fazla vergi vermekle yükümlüdür, yıllık maaşınız belirli bir rakamın (ortalama 57.000 euro) üzerinde ise en yüksek vergi diliminden sorumlu gelir sınıfına dahil olursunuz.


Dikkat edilmesi gereken nokta minimum maaş (yoksulluk sınırı) kabul edilen yıllık 20.000 euro gelir ile zenginlik sınırı kabul edilen 57.000 euro maaş arasındaki farkın 2.85 kat olması, 3 katlık bir fark bile bulunmuyor anlayacağınız.

Almanya’da en üst segment gelir sınıfına dahil, basitçe “zengin” sayılan bir insan ile en alt segment gelir sınıfına dahil insan arasındaki maaş farkı üç kattan daha azdır.


Türkiye’de ise durum epeyce farklı; üst segment gelir sınıfına sahip bir doktor ile asgeri ücretli bir kasiyerin aylık kazancı arasında aşağı yukarı on kat fark var.


Demem o ki, Türkiye’de asgari ücret kazanan bir ailenin sosyal refah düzeyi yok, düşük bile demiyorum, yok. Sinemaya gitmek, konsere gitmek, tiyatroya gitmek, restoranda yemek yemek, kahvecide oturmak gibi çok basit insani aktivitelerden yoksun yaşayan alt gelir sınıfı “et mi tavuk mu” diye düşünecek kadar bile aylık kazanç sağlamıyor. Peynirin kilosunun 50 ile 70 lira civarında olduğu ülkemizde insanların sosyoekonomik yaşantısındaki farklar gittikleri tatillerden veya kullandıkları arabalardan ibaret değil. Halkımız arası sosyoekonomik farklar onların düzgün besin değerlerine sahip, güvenilir gıdalar tüketmesinin bile önüne geçecek vaziyete gelmiş durumda. Her gelir grubu ev sahibi değil, araba sahibi değil, tatil yapma imkanına sahip değil, sosyalleşme hakkına sahip değil, dilediği yiyeceği alma özgürlüğüne sahip değil.


Tüm bu özgürleşememe problemi hangi durumları yaratıyor biliyor musunuz?


Alışveriş merkesindeki kasiyeri hor görmeyi, tatile giden influencer’a kızmayı, kureye bağırmayı, işinizi kolaylaştırmakla mükellef memura laf söylemeyi, trafikte sizi bekletene öfke kusmayı, bağış yaptığını sosyal medyada paylaşmayanları linç etmeyi, sizden fazla imkana sahip olan insanların işinde kusur bulmayı…Şefkatsizliği.


Melike Demirbağ Kaplan yazdığı Twitter flood’unda şöyle diyor:


“Türkiye’de ne kadar kazanırsanız kazanın bir vicdan yükünüz var, altından kalkamadığınız. Çocuğuna pantolon alamayan adamın yükünü, sofrasına yemek kkoyamayan annein yükünü, sokakta kör olmuş kedinin yükünü taşıyoruz biz.”

Bu sözüne çok katılıyorum, çok büyük bir yükün altındayız ve bilinçaltımızda bunun bedelini sürekli “öteki”ne ödetiyoruz.


Yani, bir toplumun huzur, rehaf ve barış içinde yaşamasının; bireylerin birbirine şefkatle yaklaşmasının temelinde yatan o adalet bizde mevcut değil. Bu sebepledir ki insanların yaptığı ve yapmadığı her şeyden nem kapıyor, herkesi var olduğuna kendimizi ikna ettiğimiz kalıplara sığmaya zorluyoruz.


Madem mutlu olabileceğimiz bir ekonomik düzen ve ekosistemde kendimizi var edemiyoruz o zaman mutsuz olacağımız bir evren kurgulayarak herkesin motivasyonunu yok edelim diyoruz.


Yazının başıncan beri anlatmak için cebelleştiğim temel sorunun kaynağı ne sosyal medya, ne trafik, ne de gündelik hayattan verdiğim bir avuç örnek. Temel sorun adaletsiz bir sistemin koskoca bir toplumun özünü kemirmesi, koskoca bir toplumu kendi içinde asimile etmesi…İnsanların büyük dertlerinden kaçmak için ceviz kabuğunu doldurmaz bahanelerle birbirlerine saldırması, acımasızca yargılaması, yakıp yıkması.


Yangın sebebiyle yardım isteyen vatandaşı “vatan haini” ilan edecek kadar gözümüz dönmüş ya, ona üzülüyorum.


En çok siz ağlayınız efendim, en çok siz kahrolunuz.


Lakin başkaları da sizle mahvolmak zorundaymış gibi davranmayın, üzerinde yürüdüğünüz yol size dayatılan düzenin kurumuş asfaltıdır.


Şefkatle kalın,






49 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Bir An Düşünseydik!

Blog açma fikri öncelikle kendimi rahat ifade edebileceğim bir platform kurma isteğimden çıktı. Yazmak zaten benimle bugünlere kadar gelmiş bir hobi, bir yaşam tarzıydı. Blog yazılarına ara vermek asl

Bilmediğimiz Madonna : Sabahattin Ali'nin Eserinden

“Bütün bu karmaşık hisler, ışığa çıkmaktan korkar gibi, ruhlarımızın en saklı köşelerinde durmaktaydı; ve biz, hakikatte hep eskisi gibi birbirini arayan, isteyen, birbirinin huzurundan her zaman daha

 

Vesile © Tüm hakları yazarına aittir. Yazarın izni alınmadan kısmen veya tamamen çoğaltılması ve farklı biçimlere çevrilmesi yasaktır.