Küçük Mahallelerde Ölüm

Yaşlı kadın, geniş evin küçük oturma odasında, renkleri solmuş bir yığın yorganın altında yatan adamın göğsünden başını kaldırdı. Göz pınarlarında biriken yaşları saklamak ister gibi hızla sildi. Kadının elleri yaşam doluydu . Yaşam dolu ve canlı…Adamın soğuk parmaklarının arasından çekip sıyırırken senelerin bıraktığı izlerle nasıl kırıştıklarını düşündü. Bembeyaz teninin üstünde yer yer küçük güneş lekeleri vardı, damarları ince yeşil çizgiler halinde bir yol oluşturmuştu. Adamın soluk beyaz sakallarını okşadı, nasıl bir zıtlıktı ki bu o eller buz tutmuş bir bedenin acısıyla için için yanıyordu.

Oturma odasına yoğun bir sigara kokusu hâkimdi. Eskimeye yüz tutmuş beyaz perdelere, yıllardır yerinden oynamamış halıya, tüplü televizyonun üstünde duran bir parça dantele nasıl da sinmişti o koku. Yıllardır şikâyet edişini düşündü, artık o perdeler bir daha su sabun görmezdi.

Adamın ak saçları gibi kirpikleri de beyazdı. Evin misafir odasında küçük bir çerçevede duran boynu bükük fotoğraf yıllardır beyazlara bürünmüş olduğunun kanıtıydı. Yalnız saçlarından hiç eksilmemişti, Allah bilir ya ailede gür saçlı olmayan insan yoktu. Omuzlarında rüzgardan uçuşan siyah paltosu, elinde bir dal kırmızı gül, bakışları sert, bıraksalar gözleri dünyaya meydan okuyacak…

Kadın her zaman iki yandan ördüğü upuzun saçlarını yemenisinin içine topladı, saçı yaşına rağmen siyah kalmayı zorlasa da birkaç tel gri saçın aradan çıkmasına engel olamıyordu. Son defa adamın gözlerinin içine baktı, mırıldandığı dua eşliğinde göz kapaklarını aşağı indirdi. Yorganı başının üstüne çekti, kendince vedalaştı yol arkadaşıyla. Hastalıkla mücadele ettiği onca yılın ardından daha mutlu olduğuna emindi. Emindi çünkü adam son sigarasını içip o günün gazetesine göz gezdirmişti, bir kez daha kahve bardağında biriken telvelerin üzerine sigarasının küllerini atmıştı, gülümseyip uzaklara dalıp gitmişti. Mutluydu çünkü o öğlen yemeğinde günler sonra ilk defa bamya yemişti. Bir insan bundan huzurlu veda edemezdi. Kadın tek bir damla göz yaşı dökmedi çünkü adam ona sigara kokan perdeler, boş bir yemek tabağı, biraz da kahve telvesi bırakmıştı.

Gün ağarırken pürüzlü duvarlara tutuna tutuna mutfağın hemen karşısındaki giriş kapısına ilerledi. Horozların sesini duyabiliyordu, küçük yerdi ya şimdi milletin yüreği ağzına gelecekti. İki katlı apartmanın büyük demir kapısını zar zor açtı. Karşısında uzanan bahçeli evin yeşil duvarlarına baktı. Bir feryattır kopuverdi. “Orkut, koş yetiş…” “…Uyanın! Orkut koca adam vefat etti!” Mahallenin bitap düşmüş duvarları arasında ses yankılandı yankılandı… Çoluk çocuk kim varsa sokağa toplandı. Orkut Amca koşa koşa indi merdivenleri, düzeltemediği saçı, bıyığı; değiştirmeye vakit bulamadığı pijaması ve atletiyle can hıraş kendini dışarı attı. Koca nineyi tuttu önce, olanları sindirecek vakti bulamamıştı. Aklı bulandı, kusacak gibi oldu. Kadının donuk ifadesine baktı, sesindeki acıyı iliklerine kadar hissetti. Bir titreme aldı vücudunu, sesler uğuldamaya başladı. Sanki demirleri bükülmüş sokak kapısı iki dünyayı ayıran bir engeldi ve geçilemezdi. Dehşete düşmüş bir ifadeyle her karesini ezberlediği eve yürüdü. O koridor bitmek bilmedi, yol boyunca upuzun döşenmiş halılar hep neşeye, sohbete, muhabbete giderdi. Tahta kapı pervazına başını yaslayıp içeri bakınca anladı ki o sobada bir daha mandalina kabukları pişmeyecekti. Eşinin elini omzunda hissedince dönüp ona baktı. Aralarında sözsüz ama şefkatli bir konuşma geçti, Koca kadını almaya dışarı çıkmadan önce oğlunu aradılar.

Güneş tepede yerini alırken her yer sessizdi. Ne bir dükkan kepeği kalkmış, ne ev panjurları açılmıştı, ne beyefendiler gömleklerini giymiş, ne de kadınların mutfağından çorba kokuları yayılmıştı.

Koca kadın eski gofret kutularının kolisini açıp betonun üstüne koydu. Doğrudan betona oturulmazdı, hastalık getirirdi, bir kutuyu da komşusu için açtı. Evin pembe duvarlarının dibine çökmüş bekliyordu. Anahtarlarını bağladığı siyah ip boynundan güllü pazeninin üstüne iniyordu, şalvarını düzeltti, gri plastik terliklerini çıkarttı. “Dağılın.” dedi herkese. “İşiniz gücünüz mü yok be karılar, gidin bre adamlarınızı doyurmaya. Ben benimkini doyurdum. Hadi!” Sitemli sözlerini yine esirgemedi, şivesi yüzünden söylediklerini anlamak hayli zordu. Fırçayı yiyen herkes bir bir evlerine dağıldı. Biliyorlardı, o kocasını doyurduysa hepsi çorbanın başına geçmeliydi.

***

57 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Merak

Aşağıda okuyacağınız yazı uzun zamandır üzerinde çalıştığım, henüz ismine dahi karar veremediğim, deyim yerindeyse büyüttüğüm ve beraber büyüdüğüm kitabımdan kısa bir kesittir. Gerilmeniz, belki korkm

Ressam

“Hep aynı şeyi yapıyorsun” diye söylendi adama. Mesafesini belli etmek için kollarını göğsünde birleştirmiş, kaşlarını çatmıştı. Yüzünde iflah olmaz bir sitem vardı. “Ne alakası var Deniz? Hayatımızı

Ahşap Kutu

Çığlık çığlığa ağlıyordu, haykırışları mahallenin kibirli binalarına çarpıp tekrar tekrar kendi kulağına doluyordu. Sağır edici bulduğu bu yankıyı ondan başka kimse duymuyordu. Uzun boylu, iyi giyimli

 

Vesile © Tüm hakları yazarına aittir. Yazarın izni alınmadan kısmen veya tamamen çoğaltılması ve farklı biçimlere çevrilmesi yasaktır.

 

İletişim

Takip Et

  • LinkedIn

©2020, Vesile Wix.com ve sevgi ile kurulmuştur.