Merak



Aşağıda okuyacağınız yazı uzun zamandır üzerinde çalıştığım, henüz ismine dahi karar veremediğim, deyim yerindeyse büyüttüğüm ve beraber büyüdüğüm kitabımdan kısa bir kesittir. Gerilmeniz, belki korkmanız fakat en çok da keyif almanız dileğiyle...


“Ne kadar geriye bakabilirseniz, o kadar ileriyi görebilirsiniz.”

-Winston Churchill



Manisa, 4 Temmuz 1994


Kadın, yüzünde hafif bir tebessüm ile çiftlikte oradan oraya koşuşturan çocuklara baktı. Göz alabildiğine büyük çiftliğin yemyeşil çimenleri toprağın üzerine bir örtü gibi serilmişti. Uzun ve sık selvi ağaçları sanki gökyüzüyle bahçe arasında bir köprü kurmuştu, üzerlerine tırmanabilseniz bulutlara dokunabilirdiniz.


Çiftliğin ön bahçesindeki verandada kahvaltı hazırlamak için tüm aile birlik olmuşu. Envai çeşit kahvaltılıkla ağzına kadar dolu tabaklar mutfaktan bahçeye taşınıyordu. Fokurdayan çaydanlığın sesi, reçellerden yayılan çilek kokusu, kızaran ekmeklerin çıtırtısı...İnsan burada, doğanın tam kalbinde, huzur buluyordu.


Çocuklardan biri ise sabah kalktığından beri huysuzluk ediyordu. Etrafta anlamsızca koşmaktan sıkılmışı. Yeni bir uğraş edinmek için can atıyordu.


Diğerlerinin bitmek bilmez yakalamaca oyunundan sıyrılıp çiftliği keşfe çıktı. Yaz tatillerini hep anneannesinin evinde geçirirdi fakat şu ana kadar etrafta detaylı bir araştırma yapamamıştı. Ahırın önünden geçerken içinde yükselen merak mide bulantısı kadar kuşatıcıydı; karnının alt tarafından yayılmaya başlıyor ve bütün vücudunu ele geçiriyordu.

Ahır evden epeyce uzakta, arka tarafta kalıyordu. Buraya tek başına gelmek zaman zaman anneannesi ve dedesini bile endişelendirirdi. Çocukları uyarmaya hiç gerek kalmazdı, kimse buraya yaklaşmayı tercih etmezdi. Halbuki ara ara topluca gelinir, hayvanlar sevilirdi.

Ayakları çocuğu kapıya kadar sürükledi. Ağır, tahta kapıyı usulca itti. Devasa kapı gıcırdayarak açılırken etrafta başka ses duyulmuyordu. Gıcırtı kulaklarını tırmaladı. Kafasını içeri uzattı, hayvanlar sıra sıra dizilmişti.

Hiçbir şeyden haberleri yoktu.


Kuzulardan birinin yanına oturdu. Yumuşacık tüyleriyle çok cana yakın gözüküyordu, postunun sıcaklığına sığındı. Soğuk bir kış gecesinde battaniyeye sarılmak kadar güven vericiydi. Tüylerini okşamaya başladı, kuzu burnuyla çocuğu dürttü.


“Çok tatlısın!” dedi şen şakrak ses tonuyla. “Oyuncağa benziyorsun.”


Kafasını seviyor, kulaklarıyla oynuyordu. Sevgisi içine sığmıyor, kendini kontrol edemiyordu. Hep almak istediği peluş oyuncaklar kadar sevimli bulmuştu yavru hayvanı. Git gide daha sert sevmeye başladı, hayvan rahatsız olmuş olacak ki kaçmak için hamlede bulundu. Çocuk iyice huysuzlaşmıştı, tam koşuşturmacadan sıkıldığı anda bu kibirli hayvan da mı ondan kaçacaktı! Sinirlendi. Herkesin aksine o hiçbir şeyden korkmuyordu. Sık sık gizlice buraya gelir, hayvanlarla ilgilenirdi. Tuhaf bir tutkusu vardı onlara karşı, kimseyle paylaşmak istemiyordu. Hatta başkalarının ahıra uğramamasını fırsat biliyordu, paylaşımcı değildi. Ama neye yarar, kıymet bilmez hayvanlar sevilince bile kaçmaya çalışıyordu!


“Sadece benim olacaksın!” dedi hırsla.


Kollarını kuzunun boynuna sardı. Hayvan üzerindeki ağırlığı atmak için oradan oraya koşmaya başladı. Çocuk daha sıkı sarıldıkça kuzu inleme benzeri bir ses çıkarıyor, görüş açısı bozulduğu için ahırın duvarlarına kafasını çarpıyordu. Beraber sağa sola savruldular. Çocuk küçücük hayvanın üzerinde kalmak için insanüstü bir çaba sarfediyordu. Kuzunun gözleri ölüm korkusuyla kocaman açıldı. İniltileri arttı, nefes almaya çalıştıkça hırıltılı ve boğuk bir ses çıkarmaya başladı. Hayvan sanki son şansı olduğunu sezmiş gibi ani bir hamleyle kaçmaya çalışırken beraber ahırın kapısına doğru hızla ilerlediler. Zavallı kuzu kafasını duvara çarptı, kovaların durduğu raftan düşen çivili bir tahta parçası doğruca başının tepesine saplandı. Kovalar birer birer kafasına indi. O kadar sert bir şekilde yuvarlandılar ki çocuk toprağın içinde sürüklendi. Dizleri yerdeki taşlara sürterek kanlar içinde kaldı. Şimdi sere serpe yatan, kafasından oluk oluk kanlar akan kuzuya baktı. Hayatında hiçbir hayvanın böyle acı bir ses çıkardığına şahit olmamıştı. Biraz önce kollarıyla sardığı yerdeki tüylerin şekli bozulmuş, bir şerit oluşturarak hepsi sağa yatmıştı. Özellikle taranmış gibi duruyorlardı.


Koyu kırmızı kan beyaz postunun üzerinde yollar açıyor, hayvan kendi kanından oluşan bir göletin içerisinde debeleniyordu. Yan devrilmişti, yönünü düzeltmek için bacaklarını yere vurdukça etrafa kanlar sıçrıyordu. Çocuk dudağının kenarına sıçrayan kanın üzerinde dilini gezdirdi. Demir tadı yüzünü buruşturmasına sebep oldu. Suratına sıçrayan kanlar gözlerini hızlı hızlı kırpıştırmasına sebep oldu. Bir cinayet mahaline benzeyen ahırda zaman durmuştu. Diğer hayvanların etrafta umursamazca gezinmesine baktı. Kuzu can verip de kafası kan gölünün içine düşene kadar çocuk yerinden kıpırdamadı. Hayatında ilk kez böyle bir şey görüyordu. Bu denli yoğun bir kan akışının neyden kaynaklandığını merak etti.


Kuzu ölmüş olmalıydı, hala neden kanı akıyordu?

Merakla kafasını kaşıdı, saçları yapış yapış olmuştu. Eline bulaşan kanı kokladı. Kendi kanı böyle kokmuyordu. İlgisini çekti. Kuzunun bedeninin içinde ne vardı? Bu kalın tüy yumağının altında da kendisindeki gibi organlar var mıydı, öğrenmek istedi. Telaşla etrafına bakınmaya başladı. Meraktan aklını kaçıracak gibi olmuştu. Kalbi göğüs kafesinden çıkmak istercesine atıyordu, nefes alışverişi iyice hızlanmıştı. Öğrenmek için öyle bir arzu duydu ki başının döndüğünü, gözlerinin karardığını hissetti. Sendeledi, köşedeki saman balyasının üzerine tutundu.


Ahırın arka tarafında bir yığın halinde kazma, kürek, bahçe aletleri istiflenmişti. Dengesini yeniden kazandığında yırtılmış pantolonuna baktı. Her yeri toprak, saman ve kana bulanmıştı. Elinin tersiyle kirpiklerinden damlayan kanları sildi, bu haliyle bir ayinden kaçmış gibi gözüküyordu. Kıyafetinin yırtılan yerlerinden soyulmuş derisi ortaya çıkmıştı. Kumaşı yaranın üzerine bastırdı. Kuzuyu bacaklarından yakaladı, kendine kıyasla oldukça ağır olan hayvan cesedini zorlanarak sürüklemeye başladı. Kuzunun arkasında kalan fırça darbesi benzeri ize baktı. Tekmeleyerek, iterek, bazen durup dinlenerek az önce tutunduğu balyaların arkasına kadar taşıdı. Soluklandı. Aletlerin yanına gidip karıştırmaya karar verdi. Şöyle keskin, sivri bir cisim bulsaydı...


Devamı, umuyorum ki, baharda...

73 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Ressam

“Hep aynı şeyi yapıyorsun” diye söylendi adama. Mesafesini belli etmek için kollarını göğsünde birleştirmiş, kaşlarını çatmıştı. Yüzünde iflah olmaz bir sitem vardı. “Ne alakası var Deniz? Hayatımızı

Ahşap Kutu

Çığlık çığlığa ağlıyordu, haykırışları mahallenin kibirli binalarına çarpıp tekrar tekrar kendi kulağına doluyordu. Sağır edici bulduğu bu yankıyı ondan başka kimse duymuyordu. Uzun boylu, iyi giyimli

Balık

Bir kırık cam şişe, çökmüş dizlerinin üstüne ufuk çizgisinin ardında ağlar, ağlar, ağlar... Seher vakti bir fırtına gibi söz söz dökülmüşsün. Gözlerinden eserse yine bakışın, iflah etmez artık beni bu

 

Vesile © Tüm hakları yazarına aittir. Yazarın izni alınmadan kısmen veya tamamen çoğaltılması ve farklı biçimlere çevrilmesi yasaktır.

 

İletişim

Takip Et

  • LinkedIn

©2020, Vesile Wix.com ve sevgi ile kurulmuştur.