Reenkarnasyon

Güncelleme tarihi: 2 gün önce


Merhaba,


Neredeyse altı ayda bir yazı yazar oldum ama hayatın karmaşası bizi bazen “olmadığımız insanlar” haline getiriyor. Bu yazıda iki insanın izi var. Biri benim de ufak bir rol edindiğim “Masked” kısa filminin yapımcısı Fatih Oruç, ikincisi ise eminim kendini tanıyacaktır.


Sevgiler,


Anahtarı deliğe soktu. Evin kapısı ağır ağır açılırken boş koridorda anahtarın şıngırtısı yankılandı. Gecenin sessizliği içinde karanlığı delip geçecek kadar yüksek geldi ses adamın kulağına. Sanki yanıp sönen cılız kordior ışığı anahtarın üzerinde parlıyor, hiçliğin ortasından yükselip ruhuna dokunuyordu.

Anlam veremediği bu şiirsel anın içinde biraz daha kalmak istedi. Ayakları mermer zemine yapışmış gibi sonsuz bir bataklığın içine çekilirken hareketsizce durdu. En ufak bir hareketinde dibe daha çok batacağını hissediyordu. Çabalamanın ne kötü bir şey olduğunu bataklıklarda keşfetmiş biri için fazla bile denemişti, biliyordu. Şimdi ayak bağı olan duygularını eline alıp ilmek ilmek çözebilse yıllardır çakılıp kaldığı yerden bir ok gibi fırlayacaktı.

Parmak uçlarını yüzüne götürdü, pul pul olmuş derisini hissetti. Çıkarıp atmak istedi, çehresinin eski haline duyduğu özlem ruhunu kasıp kavuruyordu.


Hala gözleri yerinde mi diye yokladı; burnu, dudakları, kulakları, şakaklarındaki çizgiler, alnındaki kırışlıklar...Yerli yerindeydi. Sadece sahip olduğu bu surat onun değildi, bu ifade, bu mimikler...başkasınındı.

Kapıyı itti. Tahta kapı isyan eder gibi zorlanarak açıldı, kapının gıcırtısı ona evi hatırlattı. Evi hatırlamaya bile özlem duyuyordu bazen, hafızasının derinliklerinde sıska bir mum alevi gibi titreşiyordu özlem. Hatırladığı anıya tutunmak istercesine bekledi, adım atsa anıları ruhundan kopup gidecekti sanki.

İçeri girdi.

Yalnız kaldığı zamanlardan nefret ediyordu. Yalnız kalınca kim olması gerektiğini çözemiyordu. Boşluğa bakıp hangi rolü oynaması gerektiğini düşünerek saatlerini harcardı bazen, kalabalıkların içinde baştan inşaa edebildiği kişiliği yalnızken anlamını yitiriyordu.

Evin ışıklarını açmadı, ezbere bildiği eşyaların arasından dolanarak lambaderi buldu. Bu loş ışığı daha çok seviyordu. Eşyalar nazik ışıkla hafifçe aydınlandı, günışığına yakın bir rengi vardı ampulün. Sarı ışık hüzmesi duvara vurunca yuvarlak, yekpare bir parçanın rengini değiştiriyordu. Eşyaların gölgesi havada asılı kaldı.

Derin bir nefes alıp koltuğun köşesine çöktü, en son ne zaman koltuğun ortasında oturmuştu?


Hatırlayamadı.

Aklını zorladı. Hatıralarını karıştırırken tanıdığı birçok insana rast geldi. Tehlikeli yollara sapmadan hızlıca geçti hatıra arşvini.

Aklını zorladı.

En son ne zaman koltuğun ortasında oturmuştu?

Sığıntı gibi bir köşede kalmadan, en son ne zaman sürgününü sahiplenmişti?

Hatırlayamadı.

Bir çırpıda tişörtünü üzerinden çıkardı, odanın karanlık köşelerinden birine fırlattı. Vücudunun her yerindeki yüzlerce ize baktı, tanıdığı birçok insana tekrar rast geldi.

İnsanların iz bırakmadığı eski zamanları düşündü, ne kadar da rahattı!

Göbek deliğinin hemen yanından neredeyse göğüs kafesinin altına kadar devam eden yara izine baktı, dikişleri çoktan alınmış olsa da fark edilmemesi imkansız biçimde kötü gözükyordu bu iz. Etrafı mor- mavi harelerle çevrelenmiş, hala yeniymiş gibi şişmişti. Gerçi, ara ara dayanılmaz bir acı ile zonkluyordu fakat artık eskisinden çok daha kısa sürüyordu bu ağrılar. Hatta aralıkları da eskisine göre çok açılmıştı.

Demek ki beni daha az anıyor, diye geçirdi içinden.

Parmaklarını yara izi boyunca gezdirdi. Parmakları kendi parmakları olmasa, bu şefkati başkasından görse ağrıları azalır mıydı? Sürekli bunu düşünüyordu. Ama bu büyük, çirkin yara izine kimseyi yaklaştıramazdı. Geçmişin hatasını, yaptıklarının yükünü bir ömür vücudunda taşımaya mahkumdu. İzler onun prangalarıydı ve çözülmesi imkansızdı.

Sol kaburga kemiğinin altındaki morluğa baktı, rengi sarıya dönmüş bu garip yara acıyla gülümsemesine sebep oldu. Uzun zamandır gitmediği kadar eskiye taşındı, aklını zihnini toparlayıp çocukluğuna gitti. Babasına attığı o okkalı yumruğu düşündü, kendi canı o kadar acımıştı ki kaburga kemikleri kırıldı sanmıştı. Bu ize ne zaman baksa toz pembe hayatının ucuz kavgaları aklına gelirdi.

Sonra sırtındaki yara sızladı usulca, bu yara bıçak izi gibiydi. Çok derin, çok keskin bir bıçak izi gibi...Hala nefes alırken göğüs kafesini sıkıştıran asla kaçıp kurtulamadığı bu izden kaynaklanan suçluluk duygusu ruhunun çöktüğü zamanların buruk tadını getiriyordu ağzına. “Sırtından bıçaklamak” demelerinin bir sebebi vardı elbet.

Duygusal acıların fiziksel acılara dönmesi insanlığın yeni lanetiydi. Birilerini kırmanın, başkalarının canını yakmanın sözde kaldığı zamanlar ne kadar aydınlıktı oysaki. Şimdi yaptığı her şeyin izi bedeninde, peşinde, rüyalarında, aynalarında, sabahalarında ve akşamlarındaydı.

Kötü bir adam mıydı?


Kötü bir adam olmadığına inanıyordu.

Ama aynaya her baktığında görüyordu ki hataları bir ressamın tuvalini doldurduğu gibi doldurmuştu bedenini.

Her hatamız bedenimizde bir yara açmalı mıydı gerçekten? İnsana kırdıklarından saklanma fırsatı sunulmaması ideal olan mıydı?

Tekrar göbek deliğinin kenarından uzanan yaraya döndürdü gözlerini. Kadını kırdığı, paramparça ettiği yetmiyormuş gibi bu korkunç yara geceleri onu uyutmuyordu.

“Bıraktığınız hasar ne kadar büyükse, aldığınız hasar o kadar büyük olur.” Artık ezberlediği bu sözleri mırıldandı kendi kendine.

Her gece kadının oturup onu düşündüğünü hayal ediyordu, kendine bir kadeh şarap doldurup yalnız evinde kanapeye uzandığını...Belki ince bir geceliğin göğüslerinden aşağı döküldüğünü, çıplak bacaklarının ne kadar şehvetli durduğunu...Hatta kırık kalbini elleri arasına alıp kendisini düşündüğünü...

Bir gün, bir gece ansızın ağrı çekmemeye başlamıştı. ”Ne tuhaf” diye düşünmüştü o zaman da.

Haftalar haftaları kovalarken hiç sızlamamıştı yarası. O zaman deli gibi bir telaş almıştı içini.

Kadın kimleydi?

Kadın neredeydi?

Telefona sarılıp bir mesaj bırakmıştı kadına, ”Seni düşünüyorum.”

Uzun uzun acı çekmişti. Şimdi tekrar tekrar deştiği yaraya baktıkça kahroluyordu. Ne zaman kadın acı çekmeyi bıraksa içini delicesine bir endişe alıyordu.

Koltukta biraz gevşemeye çalıştı, arkasına yaslandı. Önceki hayatlarından kalan, iyileşmiş yaraları vardı. Artık onu hiç düşünmeyen başka kadınlar, adını anmayan eski dostlar, affedilmiş yanlışlar, telafi edilmiş hatalar...

Kaç kişi olmuştu şu ana kadar? Dünyaya ilk geldiğinde kim olduğunu artık hatırlayamıyordu, bazen geçmiş hayatların anıları şu anki hayatına karışıyordu.

Dağıldı düşünceleri, yalnızlığını toparlamaya çalıştı.

Ellerini saçlarından geçirdi, gözlerini kapattı.

İleri geri sallandı oturduğu yerde.

Yine karar veremedi kim olmak istediğine, birilerini çağırsa daha mı iyi olacaktı?

Düşüncelere dalmak istemedi, boşluğa bakmak istemedi, içmek istemedi. Kendini olduğuna inandırdığı onlarca adamı düşündü. Kapıdan her çıkarken bir kıyafet gibi üzerine geçirdiği kişilikleri düşündü.

Kendi olmaya onu en çok yaklaştırmış kadını düşündü, yara izlerini görmesine rağmen ona “Sen iyi bir adamsın” diyen kadını andı.

Sonra, onu yarı yolda bırakıp kaçışını düşündü. Herkesten, her şeyden kaçtığı gibi bu fırsattan da kaçışını kafasında defalarca baştan oynattı. Takılı kalmış bir kaset gibi ileri sardı, geri sardı, ileri sardı, geri sardı, ileri, geri, ileri...

Düşüncelerinin uçsuz bucaksız evreninde yerçekimini yitidiğini hissediyordu, zemin ayaklarının altından kayıp giderken pervasızca sürüklendi.

Derinden gelen bir ses “Yapma” diye bağırıyordu, “Bu sefer yapma!”

Çalışma masasına eğilip çekmeceyi açtı.

Şimdi anahtarlardan daha keskin parlayan mektup açacağı gözüne eski bir dost hediyesi kadar sevecen gelmişti.


Yüzüne dokundu. Ona ait olmayan uzuvlarını tekrar tekrar yokladı. Kimseyi incitmediği, bu yükü taşımadığı zamanları uzansa yakalayacaktı. Saklanmaktan, insanlardan kaçmaktan, olmadığı adamlar gibi davranmaktan bıkmıştı.

Olmadığı herkes gibi olmaya çalışmaktan bıkmıştı.

Ruhunu özgür bırakmak istiyordu.

Mektup açacağını elinde dolaştırdı. Canı ne kadar yanabilirdi?

Çenesinin hemen altına, adem elmasının biraz üzerine dayadı mektup açacağını. Soğuk metal sıcak teninde yalnız hissettirmişti. Daha da yalnız.

Maskesinden kurtulmaya çalışır gibi ince, zarif bir kesik attı çenesinin etrafına.

Çığlığı odada yankılandı. Çığlığı anahtarın şangırtısından daha yüksek değildi.

Ne kadar olduğunu hesap edemediği kadar uzun bir süre işkencesine devam etti, kesti kesti kesti...

Koltuk kan içinde kalana kadar, duvarlar kırmızı lekelerle boyanana kadar devam etti.

Olmadığı tüm adamlar için bir kez daha kesti.

Hala gözleri yerinde mi diye yokladı; burnu, dudakları, kulakları, şakaklarındaki çizgiler, alnındaki kırışlıklar...Yoktu. Buruşturulmuş bir kağıt parçasına dönen suratında ona ait olmayan hiçbir parça kalmamıştı. Maskesizdi, savunmasızdı, yüzsüzdü de tabii.

Zaten başkalarına çektirdiği acıları bahane edip kendini paramparça edecek kadar yüzsüzdü.

Kan kaybından ölene kadar orada öylece yatmaya karar verdi. Kelimelerini, cümlelerini yutup usulca intiharının gerçekleşmesini bekleyecekti.


Sabah salonun ortasında uyandığında hayal meyal hatırladığı gecenin ağırlığı vardı üzerinde. Alarmın kapat tuşunu aradı, saat 6.30’tu. Bir iş sabahına uyanmıştı. Dün gece intihar etmemiş gibi bu sabah kalkıp işe gidecekti.

Yüzüne dokundu. Her şey yerli yerindeydi. Bu ten ona ait değildi. Vücudundaki yara izlerine baktı. Her şey yerli yerindeydi. Bu izler kesinlikle ona aitti.

Evini hatırlayamadı, duvarlar kırmızıydı. Tanımadığı bir adamın içinde uyanmıştı bir kez daha. Ölmüş, öldükçe dirilmiş, dirildikçe tekrar öldürmüştü kendini. Ne yazık ki yine, yine, yine tanımadığı bir adam olarak uyanmıştı. Kurtulamadığı maske suratındaydı; saklanmaya hazırdı, kaçmaya hazırdı.


Bir kez daha ölecek cesareti bulana dek, dedi kendi kendine.

Bir kez daha ölecek cesareti bulana dek bedenine sıkışıp kaldığı adamı yaşatacaktı. Kendine ait olan tek şey vücudundaki yara izleri, hataları, pişmanlıkları ve susturamadığı intihar düşünceleriydi.



66 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

"En Çok Ben Ağladım" Sendromu

Merhaba, Bu sefer kurgu yazmak istemedim, ülkece başımızdan geçen olaylar silsilesine karşın gösterdiğimiz toplumsal reaksiyonları irdelemek istedim. Yazıda aslında toplum olarak ortak bir sorunumza d

Bir An Düşünseydik!

Blog açma fikri öncelikle kendimi rahat ifade edebileceğim bir platform kurma isteğimden çıktı. Yazmak zaten benimle bugünlere kadar gelmiş bir hobi, bir yaşam tarzıydı. Blog yazılarına ara vermek asl

Merak

Aşağıda okuyacağınız yazı uzun zamandır üzerinde çalıştığım, henüz ismine dahi karar veremediğim, deyim yerindeyse büyüttüğüm ve beraber büyüdüğüm kitabımdan kısa bir kesittir. Gerilmeniz, belki korkm

 

Vesile © Tüm hakları yazarına aittir. Yazarın izni alınmadan kısmen veya tamamen çoğaltılması ve farklı biçimlere çevrilmesi yasaktır.